2 Nisan Otizm Farkındalık Günü

2 NİSAN DÜNYA OTİZM FARKINDALIK GÜNÜ… NİSAN DÜNYA OTİZM FARKINDALIK AYI…. ORTAK YAYIN YAZISI – M. İREM AFŞİN 

Ekran Resmi 2013-04-01 09.14.36

Otizm… Yaşamın farklı bir penceresi…

Nisan… Aylardan bahar. Havada baharın müjdecisi kokular, yavaş yavaş açan çiçekler, cıvıltıları ile hayatımıza neşe katan kuşlar, güneşin sıcak ışığına kavuşan dünya. Nisan, ruhumuzu aydınlık günlerde ferahlattığımız ay.

Nisan, 2008 yılından bu yana, dünya üzerinde yaşayan milyonlarca çocuk ve aileleri için çok başka bir anlam daha taşıyor: OTİZM.

2 Nisan, tüm dünyada otizm konusunda farkındalık yaratarak otizmden kaynaklanan sorunlara çözümler yaratmak amacıyla, 2008 yılında Birleşmiş Milletler tarafından “Dünya Otizm Farkındalık Günü” olarak ilan edildi. Her yıl, “Otizm Farkındalık Ayı” olan Nisan ayı boyunca dünya genelinde otizmin sorunlarını ve çözümleri konuşuluyor, araştırmaların teşvik edilmesi ve erken teşhisle tedavinin yaygınlaştırılması hedefleniyor.

Oğluşum Nazım Özgün ile otizm labirentine adım attığımız o ilk günden bugüne 8 yıl geçti. Otizmin karmaşık fırça darbeleri yüzünden, hayatımızın yol haritasını yeniden tanımladık. Bazen düşününce sanki otizmden önce bir hayatımız yokmuş gibi hissediyorum. Çok eskiden kendini fanusuna kapatmış ruh bebeğimin, şimdi benimle hayatı paylaşması nasıl bir mucizedir, çok iyi biliyorum.

Otizm, doğuştan gelişen, genetik altyapıya dayanan, karmaşık nörolojik-biyolojik tabanlı bir gelişim bozukluğu. Başkalarıyla etkileşimde bulunmayı engelleyerek bireyin kendi iç dünyasıyla baş başa kalmasına yol açan otizm, genellikle 3 yaştan önce ortaya çıkarak çocukların sosyal iletişim, etkileşim ve davranışlarını olumsuz olarak etkiliyor.

Amerikan Sağlık Bakanlığı verilerine göre bugün dünya genelinde okul çağındaki her 88 çocuktan biri otizm teşhisi alıyor. Otizm erkek çocuklarda kız çocuklara oranla 3-4 kat daha fazla görülüyor, her 54 erkek çocuktan biri günümüzde otizm riski taşıyor. Dünyada son yıllarda şeker, kanser ve AIDS dahil olmak üzere bir çok hastalıktan daha fazla sayıda otizm teşhisi alınıyor.

Ülkemizde sağlıklı istatistikler olmaması nedeniyle, Otizm Platformu’nun öngördüğü verilere göre, tahmini olarak 550.000 otizmli birey ile 0-14 yaş grubunda 150.000 civarında otizmli çocuk bulunduğu “varsayılıyor.” Otizmli bireylerin ebeveynleri, kardeşleri, yakın akraba ve çevreleri de hesaba katıldığı zaman, Türkiye’de her ile yayılmış durumda otizmden etkilenen 2 milyondan fazla vatandaşımızdan bahsedebiliriz.

Otizmin kapısını açmak için ilk önemli adım, erken teşhis. Otizm, yaklaşık bir yaş civarında ilk belirtilerini gösteriyor. Annenin sesi ve gülümsemesi gibi sosyal uyaranlara bebeğin tepkisiz kalması veya tepkilerinde yavaşlık olması, göz teması kurmada zorluklar, motor gelişmede ve taklit becerilerinde gecikme, uyku ve yemek düzeninde sorunlar ilk belirtiler arasında sayılabilir. Çok yaygın bir yanlış kanı, özellikle erkek çocukların geç konuştuğu veya anne/babası geç konuşan çocukların da geç konuşacağı düşüncesi… Ve erken teşhis, otizmli çocuğun gerekli eğitim ve tedavileri alarak hayata katılması için ilk önemli adım.

Eğer çocuğunuz;

  • Sizinle ve başkalarıyla göz kontağı kurmuyorsa,
  • İsmi söylendiğinde veya çağrıldığında dönüp bakmıyorsa, söyleneni işitmiyor gibi davranıyorsa,
  • Konuşmada yaşıtlarının gerisinde kalmışsa, başkaları ile söyleşiyi başlatma ya da sürdürmede belirgin bir bozukluğu varsa, basmakalıp, yineleyici (ekolali) ya da özel bir dil kullanarak garip konuşuyorsa veya konuşması hiç gelişmemişse,
  • Gözleri sık sık bir şeye takılıp kalıyorsa,
  • Anlamsız gülme veya ağlama krizleri varsa,
  • Parmağıyla istediği şeyi işaret ederek göstermiyorsa,
  • Oyuncaklara amacına uygun oynamayı beceremiyorsa, yaşıtlarının oynadığı oyunlara ilgi göstermiyorsa,
  • Ellerini kanat gibi çırpma, parmak uçlarında yürüme, kendi çevresinde veya eşyalar etrafında dönme, sallanma, çırpınma şeklinde garip ve yineleyici hareketleri (stereotipi) varsa,
  • Bir şarkının bir bölümünü tekrar tekrar söylemek, dolapların kapaklarını sürekli olarak açıp kapatmak, ayak parmaklarının ucunda odanın bir ucundan öbür ucuna koşturmak, bazı eşyaları döndürmek veya sürekli sıraya dizmek gibi çeşitli ilgi ve davranış takıntıları varsa,
  • Günlük yaşamındaki düzen ve program değişimlere aşırı tepkiler veriyor ve uyum sağlayamıyorsa,
  • Kendisine ve çevresine yönelik zarar verici davranışlara sahipse,

vakit kaybetmeden teşhis için uzmanlara başvurmak gerekiyor.

OTIZMIFARKETYASAMIPAYLAS-KAMPANYA GORSEL 1

Otizmin tedavisi var mı? Otizm, beş bilinmeyenli bir denklem gibi: Nedenleri tam olarak saptanamadığı gibi tek bir kesin tedavisi de günümüzde “henüz” mevcut değil! Otizm, toplumsal fark, ırk, dil, din gözetmiyor, çocuk yetiştirme biçiminizle veya sosyo-ekonomik koşullarınızla da ilgilenmiyor. Genetik faktörlerin yanı sıra, çevresel koşulların – yanlış beslenme, çevre kirliliği, kimyasal maddeler, yanlış ilaç kullanımı, ağır metaller, aşılarda bulunan bazı koruyucu maddeler vb.- otizmi tetiklediği düşünülüyor.

Otizmde biyolojik tedaviler ile ilgili çalışmalar devam ederken, bugün için kabul edilen en önemli tedavi aracı, erken yaşta verilmeye başlanan yoğun bireysel özel eğitim. Doğal gelişim gösteren her çocuğun kendiliğinden öğrendiği her şeyi, otizmli bir çocuğa özel eğitim yardımı ile öğretmek zorundasınız. Bu durum bazen iğneyle kuyu kazmaya benzese bile, her otizmli çocuk kendine göre bir öğrenme biçimine sahip. Önemli olan, kapıyı açacak doğru anahtarı bulmak.

Bilimsel olarak erken yaştaki çocuk için kanıtlanmış yoğun eğitim süresi haftada bireysel ve grup eğitimi olarak 40 saat. Oysa ülkemizde sosyal güvenlik kapsamında “otizm özel eğitim raporlu” çocuklar için aylık 6- 12 saat olan özel eğitim süreci, dünya genelinin oldukça gerisinde kalıyor.

Otizmli çocukların mutlaka eğitim sistemi içinde yer almaları gerekiyor. Çünkü eğitim, otizmli birey için her şeyden önce “tedavi” anlamına geliyor. Otizmi diğer engel gruplarından ayıran en önemli farkerken tanı ve erken bireysel/kaynaştırma eğitimiyle otizmli çocukların sorunlarının büyük bir kısmını aşmaları. 

Oysa yaşamın gerçeği hiç de böyle söylemiyor size! Oğlum Nazım Özgün ile okul öncesi eğitim, ilkokul ve ortaokul süreçlerinde yaşadıklarımız, ayrımcılık hikayelerinden ibaret.  Otizmli/Aspergerli çocuk, genellikle bilgi eksikliğinden kaynaklanan dirençleri nedeniyle, okul yönetimleri, öğretmenler ve diğer veliler tarafından okulda “istenmeyen çocuk” ilan ediliyor. Kaynaştırma raporlarına rağmen, okul idareleri otizmli kaynaştırma öğrencisinin kaydını almak istemiyorlar. Okul yaşamı esnasında yaşanan sorunların büyük bir kısmını hoşgörü, anlayış ve bilgi yetersizliğinin giderilmesi ile çözebiliriz, yeter ki toplum tarafından yaşamın her anında bizlere dayatılan en büyük “engel” olan ayrımcılığı yok edelim!

Otizmin oldukça karmaşık yapısı, otizmli bireyle birlikte ailesi başta olmak üzere yakın çevresindeki herkesi hayatın tüm evrelerinde etkiliyor. Otizmli bir çocuğun ilerlemesinde en büyük sorumluluk ailelerde, en ağır yük de annelerin omzunda! Otizmden etkilenen bireyin ve ailesinin her şeyden önce yalnız ve ötelenmiş bir hayata mahkum edilmemesi için, özellikle doğal gelişim gösteren çocuk ebeveynlerinin toplumsal yaşamı bizimle paylaşmayı öğrenmeleri gerekiyor.

 Oğluşum, benim uğur Böcüğüm, aldığım her nefesin anlamı, yaşam öğretmenim! O’nunla birlikte otizmle mücadele ederken, mutluluğun tek bir bakış veya tek bir kelimeden ibaret olduğunu görme fırsatım oldu. Seslenince dönüp bakması, ağzından tek bir kelime çıkması, ağlayıp öfke krizleri geçirmeden bir tam gün geçirmesi, benimle gezmeye, markete, restorana, sinemaya gidebilmesi, kendini hayatın gündelik akışında veya okul hayatı içinde idare edebildiğini görmek için… yıllarca sabırla bekledim.

Biz ikimiz,  çok başka bir yerden, büyük bir boşluktan, hiçlikten, sessizlikten, kapalı bir fanusun içinden geliyoruz. Yoku çok, azı fazla, yaşam sevincinin dibine vuran, hayatı farklılıkları ile yaşamayı öğrenmek zorunda kaldığımız bir uçurumun taa en dibinden geliyoruz. Öyle bir yerden geliyoruz ki, “gelmez, düzelmez, hayata katılmaz, konuşmaz, kendini seslendirmez, hayatı anlamaz, anlatamaz, asla paylaşamaz, duygularını gösteremez, hissedemez, arkadaş olamaz, okuyamaz, hiçbir zaman tam öğrenemez, hatta sevemez” demişlerdi… Hepsinin ne kadar boş olduğunu yaşama sımsıkı tutunmasıyla gösteren oğluşumun annesi olmak kadar beni hayatta tanımlayan bir şey yok!

Son 8 yılda ailemiz haline gelen otizm topluluğunun içindeki her otizmli çocuk benim de çocuğum, otizmli anne-babalar ise yoldaşım. Onlardan sadece biri olarak diyorum ki, gündelik hayatın içinde karşılaştığınız ağlayan bir çocuğu yargılayıp, annesine laf etmeden önce bir an düşünün. Çocuğunuzun sınıfında otizmli bir çocuğun da olmasının, farklılıkları yaşayarak öğrenecek kendi çocuğunuza da faydası olacağını lütfen unutmayın.

OTIZMIFARKETYASAMIPAYLAS-KAMPANYA GORSEL 2

Her yıl Nisan ayı, Türkiye’de otizm adına yeni umutlar, yeni adımlar demek… Eğer siz de “Otizmin farkındayım, ama fark etmek yetmez, yaşamı paylaşmak gerek!” diyorsanız,  otizmli çocukların ve anne-babalarının seslerine kulak verin, sesimize ses katın, otizmin bilinirliği ve sorunların çözümü için gönüllü destek verin ki, çocuklarımız hep beraber büyüsün J

Çünkü her çocuk farklılıkları ile yaşamda yer almayı hak eder!

Nisan Dünya Otizm Farkındalık Ayı’nda yaşamı paylaşan herkese yürek dolusu selam olsun!

M. İrem Afşin

Nazım Özgün’ün Annesi

Gönüllü Otizm Aktivisti

iremafsin@gmail.com

www.twitter.com/iremafsin

www.facebook.com/afsinirem

www.hthayat.com/yazarlar/m-irem-afsin

OTİZMİ FARK ET, YAŞAMI PAYLAŞ! Kampanyası:

Otizmi fark et, fark ettir! Farkında olman yetmez, yaşamı paylaş! Yaşamı paylaşmak, sorunları paylaşmaktır. Ayrımcılık yapma, otizmliye engel yaratma!

#otizmifarketyasamipaylas

Advertisements

bir annenin en zor anları

Ekran Resmi 2013-02-11 18.36.24
RA hamilelikten itibaren çook hareketli bir bebekti.Dr.umuza defalarca bir sıkıntısı mı var ki bu derece hareketli diye her soruşumda hareketli bebek iyidir,sağlık göstergesidir dedi.
Uykuyu hiç sevmedi.Evde olmaktansa; yağmurda,karda,rüzgarda,güneşte, sokakta,bahçede olmak istedi hep.
19 aylıktı oyun grubuna başladığında.Sıra beklemek,yenilmek onu bir çok çocuktan daha çok kızdırdı.Hiç sabrı olmadı,kendine bile.
Yapamadığı,beceremediği şeyler onu hırçınlaştırdı ve hep üstüne gitti ta ki becerene kadar.
Yazdan beri bahçeye ne zaman yalnız çıkabileceğini soruyordu.Baba ile bahçedeyken ondan kaçıp eve gelmeye başladı;yalnız gelebildiğini,evi bulabildiğini kanıtlamak istiyordu.
Anaokuluna giderken babadan önce otoparka inmek,biz asansörle çıkalım o merdivenden v.b çok istiyordu.
Sömestre tatilinde yeni merakı Jake’in korsan partisine gittik bir avm de.
Eğlence sonunda çişim var deyip benim çantaları toparlamamı beklemeden fıydı.Kadınlar tuvaletinde aradım yok,ben bağrınırken erkekler tuvaletinden çıktı.
Başına gelebilecekleri,bir daha yapmamasının gerektiğini uzun uzun konuştuk ki ertesi gün babasından otoparkta kaçıp site içindeki arkadaşının annesinden Rüzgar burada telefonu geldi.
Bu sefer baba,ben RA konuştuk bir kez daha ve bir sonraki gün baba ile onlar pastanede ben markette iken babayı ellerini yıkarken bırakıp ceketini giymeden akşam 18.00 civarı,hava kararmışken dışarı kaçmış.
Baba beni aradığında tam evden içeri girip torbaları bırakmıştım.Allah tarafından gelen güçle bayılmadım,kalp krizi geçirmedim ve derhal araba ile aramaya çıktım.Yolda eşimi çaresiz koştururken gördüm.
Arabayı kaçtığı pastanenin önüne parkedip tanıdık esnafa sordum,eşim karakola gitti.Bu arada site güvenliğini eğer görürseniz haber verin diye durumdan haberdar ettik.
Tesadüf bir itfaiye,ambulans,motorsikletli polisler sürüsü geçti sirenlerini çala çala ve ben hayatım demek böyle bitecekmiş diye düşündüm.
1 haftadır ihtiyaç sahibi bir aileye yapmayı düşündüğüm yardımı sömestre,RA’nın evde olması sebebiyle yapamadığımı düşündüm.
Belki korkup arabaların arasına çömelmiştir,saklanmıştır diye düşünüp seslendim arabalara doğru.
Ve verilmiş sadakamız,allahın acıması ile oğlumuz 3 caddeyi o karanlıkta karşıdan karşıya geçip(inşaatların çok olması v.s. sebebiyle çok kamyon trafiği olan caddeler) siteye girip evde beni bulamayınca süs havuzunun başına oturmuş.
Güvenlikten gelen telefon ile hayata geri döndüm.
Karakola beraber gidip bulunduğunu haber verdik.Komiser kısaca başına gelebilecekleri anlattı kendisine.
Ne kadar endişelendiğimizi,ne kadar onun için korktuğumuzu anlattık ve bir takım mahrumiyetler getireceğini kendisine bu yaptığı yanlışın.
Okulla paylaştık durumu;onlar da okulda drama şeklinde kendimizi nasıl korumalıyızı işlediler,okul kapısına ek önlem aldılar,servis şöförünü uyardılar.
Dr.umuzun tavsiye ettiği çocuklara oyun terapisi yapan bir uzmanla Rüzgar’sız görüşüp; ondan onun yanında bilinçli hata yapın ve hatanızı nasıl düzelttiğinizi gösterin ki mükemmelliyetçiliğe saplanmasın önerisi aldık.
Bizim de düşündüğümüz gibi kendini bize kanıtlama çabasında olduğunu,aslında yapılmaması gerektiğini bildiğini ama kendini ispat çabasında olduğunu düşünüyor o da.
Öfkesini bastırmasın ama öfkesini nasıl kontrol edebileceğini öğretin,bunun için kum torbası iyi bir fikir olabilir dedi.Kendi 2 yaşındaki oğlunun da varmış.
Babaannesinin gönderdiği duaların da etkisiyle belki bugün pek tatlı bir çocuktu,allah bozmasın.
Her şerde bir hayır vardır muhakkak..Belki bunları yazıp ufak da olsa birilerine ışık tutacaktır..Yada sadece durup sadece şükretmesine vesile olacaktır,kimbilir…
Hiç kimsenin yaşamaması ama böyle bir durumla da karşılaşırsa soğukkanlı kalmaya gayret edip mümkün olduğunca çabuk kuzusuna kavuşması dileğiyle…

Bi manyak haller…

Böyle bir manyak hallerim oluyor arada, Eren’in aşırı üstüne düşüyorum, Neredeyse poposundan ayrılmıyorum. Oyunsa oyun, uykuysa uyku dibindeyim sürekli şap şup öpmeler falan. Benimki de nalet bi herif aslında böyle sululuklardan hiç hoşlanmıyor. O hoşlanmadıkça ben yapışıyorum çocuğa. Arada da bu genel ruh hali iyice abartılı bir boyuta geliyor tıpkı bugünlerdeki gibi. 2,5 yaşındaki çocuk günde 4 kez beni uyarmak zorunda kalıyor. Anne beni öpme, anne beni yeme, ben öpmekten hoşlanmam.. Ben bildiğin bağımlı gibi kokluyorum, yanaşıyorum, sarılıyorum, sırtı bacagı neresi denk gelirse öpüyorum ve kendimi onu rahatsız ettiğimi bile bile bundan alıkoyamıyorum.

Çocuğa şu yaşta beni reddetmesini, itmesini öğrettim ya bunaltarak, yanarım yanarım ona yanarım. Ne manyakmışım arkadaş bi hissim de normal olsun.

Bir de yanlış söylediğini bilip, beni güldürmek için sık sık ahpatot (ahtapot), farlikya (fabrika), kızımı (kırmızı) diyen ve bunları asla düzeltmeyen hala bebek beslenmesi gibi beslenen, beziyle barışık bir yavru ama Allah biliyor ya zerre umurumda değil. eninde sonunda bunlar da bitecek. Şimdiki lokumluğunu muhafaza etmek için elimden geleni yapmaya hazırım.

Biraz önce öğle uykusuna yattı. Sırf benden kendini kurtarmak için uyku numarası yapıyor olabilir. Benimle göz göze geldikçe vıç vıç öptüğüm için daraldı yine çünkü. Ama arkadaş ben de kendime mani olamıyorum, içim taşıyor çocuğa, annelik, evlat sevgisi falan demicem benimki bildiğin marazlı kara sevda. O uyuyunca ondan bahsetme isteğimi durduramadığımdan yazıyorum bu yazıyı mesela. Bi de çok dillendi, acaip şeker bişey oldu. Bir artistlikler, bi oyunlar falan böyle çocukla ben de oynarım tabii ki bebekken oynamaktan sıkılıyordum, şimdi babası ya da başkaları elimden alıp oynayamıyorlar. Tam benim yaş grubummuş 2,5 tan sonrası iyice anladım.

Her sabah ya doktor olarak ya da araba tamircisi olarak güne uyanıyoruz.

  • Eren: Anne ben doktor oldum, sana bakıcam
  • Anne: Bak yavrummmmm
  • Eren: Göbeğini aç, hmmmmmmm tam olarak hatırlayamadım bu hastalığın adı neydi acaba (ciddi tetkik sesi)
  • Anne: Obezite olmasın (oyun oynarken kendime laf çakan biriyim)
  • Eren: yok yok sinek ısırmış, buldum.

Araba tamircisi olduğunda işimiz daha kolay, tornavidayla falan tekerlekleri değiştiriyoruz fazla konuşmuyoruz.Bi başında şikayet var “Aman Tanrım kerlek (Tekerlek’in Te sini söylemeye üşenen bir oğlum var) patlamış, şimdi ne yapacağım ben”gibi şeyler işte. Buraya yazınca amaannn ne var la bunda klasik diyaloglar diyenler olacaktır ama ben o diyaloglardaki ses, vurgu, kelimeler falan her bir şeye acaip aşık olduğum için pozitif bilimle açıklanamayacak bir duygu silsilesini anlatabileceğimi sanmıyorum, yazarken yeniden yaşıyorum bazı diyalogların da sonsuza kadar sürmesini dilediğimden yazıyorum da yazıyorum. Bak özellikle yukarıdaki “hmmm tam olarak hatırlayamadım” kısmı var ya orada defalarca mutluluktan ölüyorum.

Yani gerçekten bir manyak haller… Anlayanlar kaleye mum diksin..

Bir annenin tatille sınavı

5 günlük yaz tatilimizi özellikle Rüzgar Ali müthiş bir hararetle bekledi ve nihayet Çeşme yollarına düştük. Artık 4 yaşına yaklaşmış olması, özel yiyeceklerini taşımak zorunda olmamak, buzdolabı çantası hazırlamamak en önemlisi de can simidi, kolluk, şişme yatak v.s. taşımayacak olmak baştan bizi tatil havasına soktu zaten.

Geçen sene de kaldığımız otelde bu sefer biraz daha iyi bir oda da nasip oldu. Hava sıcak ama püfür püfürdü. Çeşme’nin denizi zaten çocuklara özel gibi bir deniz.
Oğlum ilk kez dubalara kadar yüzdü. 4 yıldır ilk kez tatilde götürdüğüm kitabı bitirip yeni kitap satın alabilmenin haklı gururunu yaşadım, tabii eşimin değerli katkıları sayesinde.
Ama gel gör ki annelerimizin hiçbir şeyde olmasa da rahatlıkta avrupalı hemcinslerini yakalamış olması beni bezdirdi. Tabii her sonradan edindiğimiz huy gibi bunda da onlara tur bindirmişiz.
Artık bu vatanın evlatları avrupalı akranları gibi taşlara yatıp, yere düşenleri yiyorlar. Havuzda,denizde yalnız bırakılıp en iyi ihtimalle Gürcü bakıcıya emanet ediliyorlar.
Bu Gürcü bakıcılardaki uyanıklığa ise sanmam ki henüz bizimkiler erişmiş olsun.
Bakıcı ile mini klübe yollanan yavrunun bakıcısı 10 fanta sipariş edip, oradakilere çocuğu toka edip bildiğin tatil keyfinin dibine vurdu.
Akşamları açık büfede kafasında tabak patlayan mı ararsın, çocuk diskosuna terkedildiği için ağlarken çişini kaçıran mı ararsın benim gibiler için ayşecik/ömercik tadında ortam.
Bakıcının ağzına teptiği yiyecekleri RA’nın önüne tüküren çocuğu anne, bana ve RA’ya seninle arkadaşlık kurmaya çalışıyor diye mi yutturmaya mı  kalkmadı:)
Şu mübarek günlerde herkese lütuf olarak gönderilmiş kuzusunun kıymetini bileceği akıl sağlığı,iç huzuru diliyorum…

Hangi birini yazayım…


Eren: Anne.. okapiler, papaya yemez, ne yer? (Saat 04:00 yatağa gelip)

Anne: Bilmem ne yer (okapi ne ki)

Eren: OOOTTTTTT  (Teşekkürler, Diego)

——

Anne, parmaklarıyla Eren’in bacağından gıdıya doğru ilerliyor.

Eren: Anne.. o bir piyano değil, o bir BACAK

——-

Doktor: Hadi gel bir kilona bakalım

Eren: Ben bakıcam, galiba orada bir 8 gördüm. (Tartı: 13,8)

Doktor: Biraz ukala mısın sen?

Eren: (anneye dönüp) Anne, ben bu doktoru hiççççç sevmedim

——–

Eren: Anne, beni yeme, ben çok öpülmeyi sevmemmm…

——–

Bakıcısı bir hafta memleketine gider, dönüşte 1 tam gün Eren 30 dk. arayla

Niye yaptın bunu Lia, neden gittin (sürekli)

———

EREN:

Ben yemek sevmem

Ben bez severim

Ben süt severim

Ben çuka sevmem

Ben dondurma severim

Ben uyku severim (bazen sokak ortasında, eve girmemek için uyuycam ben burada diyor, çömelip ellerini yanağına koyup, gözlerini kapatıyor)

gibi gibi gibi..

Mickey’in Müzik Festivali

Oğlumun ilk gösterisi. Başından sonuna izledi, araya çıktık “gidelim mi oğlum, sıkıldın mı” dedim, sıkılmamış. O kadar tepkisiz izledi ki sevdi mi anlayamadım. Meğerse büyülenmiş bebeğim. Akşama kadar anlattı, durdu. Ertesi sabah uyandığında “biz mickey’ye gittik, ama arka sıradaydık” dedi.. Zannedersin loca tecrübesi var da beğenmedi, doğuştan küçük burjuvam.

Bizim ilk gösterimize vesile olan PERİAYDA‘ya çok teşekkür ederiz.

Haftasonu İncileri:

Anne: Eren, her seyi yerlere atma artik (kizgin)
Eren: Dogru soyledin evlat
Anne gulmeye baslar..
Eren: Simdi mutlu musun?
Anne: Evet, sen mutlu musun?
Eren: Evet

Ama hala yerlere biseyler atma konusu cozemedik…

Şahane geçen hafta sonlarının, pazartesi sendromu daha ağır mı geçiyor ne?

Bir annenin Haliç Kongre Merkezi ile imtihanı

Bir anne Haliç Kongre Merkezine gitse,gör başına neler gelir

Anne olduktan sonra festivaldi,operaydı, sinemaydı uzuun bir süre ara veriliyor,en azından ben öyle yaptım.

2 sene nonstop emzirip sonrasında da birbirimize bağımlı hale geldiğimizden pek beceremedim.

Geçen sene şeytanın bacağını kırıp Zaide’yi Topkapı Sarayında dinlemek/izlemek nasip olmuştu.

Bu seneki bir atımlık barutumu da Don Giovanni Haliç Kongre Merkezine ayırdım.

Her operasever gibi evden çıkmadan mantımı,oğlumun tepsisini,banyo ve uyku için odaları hazırlayıp çıktım.

Uykulukçular civarı mahşer kalabalığını her vücudumuzu keşfedelim okuru gibi çözemedim.

Meğer ben oğlumla beynin vücutla mesaj alışverişini okurken Tarkan konseri var diye inliyormuş ortalık,günlük gazete okumadığım için bilemedim.

Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürü ve Genel Sanat Yönetmeni Prof.Rengim Gökmen açılış konuşmasında Uluslararası İstanbul Opera Festivali’nin bir İstanbul kenti projesi olduğundan bahsetti.

Haliç Kongre Merkezine özel şöförü ile mi gidiyor bilmiyorum ama şöförü olmayıp da kendi park etmek durumunda olanlar için de ben dev hizmet vereyim.Efendim Kongre Merkezine Giriş/Otopark v.s. görürüz diye hiç bakınmayın.Soldan altgeçitten giderseniz-ki bana tarif edilen o idi- bambaşka alemlere akarsınız.Siz,siz olun Uykulukçu Vassaf Usta’nın yapmayı akıl ettiği oku takip edin ki otopark girişini kaçırmayın.

Yine Rengim Bey festivalin ana temasının,her zaman tarihi mekanlarda Türk ve doğu temalı operalarla ve ırk,dil,din ayrımı tanımayan bir müzik ve sahne diliyle İstanbul’dan dünyaya seslenmek olduğunu da ekledi.

Diğerlerini bilmem ama dil ayrımı tanınmadığı kesin,önümdeki yabancı hanımın A blok ne tarafta sorusunu tanıyabilen eleman çıkmadı netekim:)..Evet ayrım yapılmadı,türkçe bilenlere de aynı şekilde hangi blok ne tarafta,otopark ödeme noktası,oturma düzeneği ile ilgili bilgi ayrım yapmamak adına herhalde verilmedi.

Bilet üzerinde 21.00 olan başlangıç saatini 15 dakika geçtiğinde gelenler el yordamı ve birbirlerine sorarak bulmaya çalışıyorlardı.Çıkışta ise ödenmiş park kağıtlarını parkomata yerleştirmeden ödediniz mi diye soran 2 eleman konuşlanmıştı,tabii bu muhabbet bayağı bir yığılmaya neden oldu ama neticede evet bütünleşmiş olduk belki bu sayede tüm ırk,dil,dinler.

Yaşasın klakson kardeşliği:))

RA’nın portfolyo sunumu ve bize öğrettikleri

Bu sene anaokulunda 2.senemizi idrak ettik.Anaokulumuzu seçerken kriterlerimizden biri de gösteri olmaması idi.Çocukların; anaokulların aldıkları paraları hakettiklerini kanıtlama yarışına dönüşen,çocukları geren,anne-babayı yapabilecek mi ağlayacak mı, yanıma mı koşacak, arkadaşı ağlarsa tepkisi ne olacak gerginliğinden uzak olmaları gerektiğini düşünüyorum.

Bizim anaokulumuzda portfolyo sunumunda çocuk anne ve babasına sadece kendisinin ve öğretmenlerinin olduğu bir ortamda(kendi sınıfında) sınıfını,yaptıklarını,öğrendiklerini anlatıyor/gösteriyor.

Rüzgar da biz de çok keyif alıyoruz,stres yok güle oynaya şaşıra sunumu başarıyla tamamladığını gösteren belgeyi ve faaliyet çantasını alıp alemlere akıyoruz çekirdek aile:)

Her sene gösteri telaşesi yüzünden; ağlayan,gerilen çocuklar,strese giren aileler duyuyorum yakın çevremde.

Neden acaba bu denli kanıtlama endişesi taşır okullar hele çocuklar bu kadar küçükken?Bazı anaokullarda okuma yazma öğretildiğini de yine şaşırarak öğrendim 3 yaş çocuğuna.

Nedir bu telaş?Nedir bu acele?Çocuk daha kakasını tuvalete yapamazken kaka yazmayı öğrenmiş mesela,güler misin ağlar mısın:)

Okuma yazma öğreten anaokullarının kaçta kaçının duman dedektörü vardır acaba?Yada sprinkler sistemi?Acil durum çıkışı?

Bunların yokluğu olmasın bu kadar çok insanın Türkiye’den acil durum çıkışı arama sebebi?

Çocuklarımızın doya doya çocukluklarını yaşadıkları,sgk’nın ihtiyaç sahibi olan mps hastalarının ilaç masraflarını ödemeyi kesmediği,oyun haklarını gönüllerince yaşayabildikleri günleri babaanne olmadan görebilmek dileğiyle öksürüksüz,esintili bir yaz diliyorum herkese…

Piknik(Pisnik) Zamanı, Mini Pizza Zamanı

RA’nın anaokulunda yarın piknik var.Oğlumun özel talebi üzerine mini pizza yaptım ilk defa.Yarına sepeti,örtüsü,şapkası,kağıt tabağı,bardağı,sütü derken bana telaşesi düştü.

Kuzularımızın hep neşeli telaşelerine maruz kalalım der,allahın koruması üzerlerine olsun temennim ile tarifimize geçerim;

Kuzularımızın hep neşeli telaşelerine maruz kalalım der,allahın koruması üzerlerine olsun temennim ile tarifimize geçerim;

Öncelikle yarım paket yaş mayayı(ben pakmaya kullanıyorum) az ılık suda eritip yarım çay bardağından az z.yağı ve bir yumurta akını ekleyip karıştıralım.Bir yemek kaşaığından az toz şeker(ben boğazlıyan kullanıyorum) ve çok az tuz ve un (3-4  su bardağı)ile meşhur kulak memesini tutturalım.20-25 dk. mayalanmasını bekleyip,açıp çay bardağı ile düzgün şekilli çıkarıp üzerine önce rendeleyip sos haline getirdiğimiz domatesi ve  dilediğimiz malzemeyi(ben beyaz peynir/kaşar/domates/sivri/kırmızı biber/siyah-yeşil zeytin/maydonoz/dereotu kullandım) ilave edelim.

Kenarlarına yumurta sarısı,susam ve çörek otu sürüp 180 derecede 20-25 dakika pişirelim.

 

Bir de kuzuları oyun gruplarına yada anaokuluna gönderiyorsak yangın ile ilgili aldıkları önlemleri bizzat kontrol edelim derim naçizane.Duman dedektörleri,sprinkler sistemleri,yangın söndürücüleri(tüplerin basınç kontrolleri),yangın tatbikatları,yangın battaniyeleri,acil çıkışlar v.s. v.s..Doha’daki avm yangınında kayıplar içimizi çok acıttı.

İnsan sormadan edemiyor;acaba kürtaj,sezeryan ile bu kadar yakinen ilgili sorumlular bizdeki anaokulları,oyun gruplarındaki güvenlik önlemlerini ne derece sıkı tutuyorlar?

Yabancı Bakıcı Çalıştırmanın Yolları

Efenim, malumunuz 1 Şubat’ta yürürlüğe giren yabancıların ülkemiz de çalışma ve yaşamasını düzenleyen bir kanun var. Turist vizesiyle ülkeye bir defalık girdiklerinde 90 gün kalabilecek, bu sürenin bitiminde 3 ay giriş yapamayacaklar ki bu yabancı bakıcılar kadar yoğun çalışan anneleri de üzmüş bir kanun. Ben 3 yerli bakıcıdan ağzını payını almış, son gürcü bakıcısıyla nispeten saadeti yakalamış bir anne olarak, bu yeni kanunla nasıl yaparız da yaparız şu cocuğu el birliğiyle, bakıı değiştirmeden 3 yaşına getiririz konulu çalışmam neticesinde bir çıkış yolu buldum. Bu yolu da siz değerli annelerle paylaşmak istedim. Bir faydam dokunursa ne mutlu bana. Keza çocuk bakıcısı hassas mesele, tahminimce sevabı da o oranda büyüktür.

İlk olarak elimizde vizesinin süresi dolmamış bir bakıcı olmalı.

Kadıncağızın vizesi dolmamışsa hemen emniyete ikametgah tezkeresi için başvurmak gerekiyor. İkamet tezkeresi için şu an randevu almaya kalksan Temmuz sonu ya da Ağustos başına randevu alabiliyorsun. Benim bakıcımın Temmuz 10′da bitiyor vizesi, bu durumda hali hazirda ikametgah tezkeresi için başvurulduğu zaman o tarih (Temmuz sonu) gelene kadar kaçak sayılmıyorlarmış.

Fakat ikametgah tezkeresi 6 aylık alınırsa, vizenin bitiş tarihinden itibaren başlıyor o süre. Tezkereyi alma tarihinden değil.

Keşke bitseydi ama iş ikametgah tezkeresiyle, bitmiyor. Eğer ikamet tezkeresi alınır fakat çalışma izni alınmazsa ilk kontrolde (muhtemelen sık sık kontrole geliyorlar, adres olduğundan ellerinde) işverene 6.700 TL cezası var.

O yüzden bir de çalışma iznine başvuruluyor. İkametgah tezkeresi için çalışanın daha önce hiç kaçak giriş – çıkış yapmamış olması ya da yasa dışı hiç bir olayda yer almamış olması gerekiyor. Maliyeti max 500 TL, ajansına göre değişir bu işler için ajanslar var çok şükür.

Çalışma izni biraz daha çetrefilli, yabancı çalıştırmak için “Neden bir Türk vatandaşı çalıştırıyorsun?” sorusuna yanıt vermek gerekiyor ve ailenin aylık kazancına bakılıyor. Neden Türk vatandaşı çalıştırmıyorsun sorunun muhtemel cevapları, çocuğum gürcüce öğrensin istiyorum ya da yatılı kalınması gerekiyor olabilir. (2. cevap daha mantıklı) Çalışma izninin ilk başvuru maliyeti max 1000TL yıllık veriliyor. Fakat artık bir çalışanınız olduğu için vergi,ssk gibi aylık maliyetleriniz var demektir bu da ayda 300 TL yaklaşık. (bkz: Asgari ücret kesintileri). İşin kitabı bunları öngörüyor, bakıcısından-yardımcısından ayrılmak istemeyen anneler için.

İşbu post halka hizmet, hakka hizmettir düsturuyla yazılmış olup, daha fazla yarıntı için yorum bırakabilir, e-mail atabilirsiniz.

Sevgiler & bakıcı sorunsuz günler dileriz.